Haşmet ve Celal Delili

 

“Hiç mümkün müdür ki, zerrelerden güneşlere, ağaçlardan galaksilere kadar bütün yaratılmışları itaatkâr bir asker gibi emrine boyun eğdiren ve bütün kâinatı idare ve tedbir ederek haşmetli rububiyetini gösteren bir Zat, sadece, şu dünya misafirhanesinde geçici bir hayat süren perişan fâniler üzerinde dursun; haşmetli icraatına ve yüksek rububiyetine ayna olacak ebedî ve baki bir memleketi icad etmesin? Hâşâ ve kella!”

 

 

 

 

Bu delili şöylece izah edebiliriz:

Kim şu âleme dikkat ile baksa görür ki, bu âlemde muhteşem bir saltanat ve rububiyet hükmediyor. Evet;

Mevsimlerin değişmesi gibi haşmetli icraat,

Yıldızların ve galaksilerin uçak misali hareketleri gibi azametli harekât,

Yeryüzünü, içindeki mahlukata bir beşik; Ay’ı, onlara bir kandil ve Güneş’i onlara bir lamba yapmak gibi devasa kütleleri emrine boyun eğdirme,

Kışın ölmüş ve kurumuş yeryüzünü baharda diriltmek ve süslendirmek gibi geniş dönüşümler...

Ve daha saymakla bitiremeyeceğimiz kadar haşmetli faaliyetler gösteriyor ki, perde arkasında muazzam bir rububiyet var, muhteşem bir saltanatla hükmediyor. Elbette böyle bir saltanat-ı rububiyet, kendine layık mahluklar ve haşmet ve celaline mazhar bir halk ister.

Hâlbuki görüyorsun ki, o zatın en kıymetli misafirleri ve en makbul kulları olan insanlar, şu misafirhane-i dünyada, perişan bir surette, geçici olarak toplanıyorlar. Misafirhane ise her gün doluyor, boşalıyor, her saat değiştiriliyor.

Hem bütün bu insanlar, celal sahibi o zatın kıymetli ihsanlarının numunelerini ve harika sanatının antikalarını, şu kâinat çarşısının sergilerinde ve dünya teşhirgâhında birkaç dakika durup seyrediyorlar, sonra kayboluyorlar. Şu dünya sergisi ise her dakika değişiyor; giden gelmiyor ve gelen gidiyor.

İşte bu hâl ve şu vaziyet kesin olarak gösterir ki, şu misafirhane ve şu meydan ve şu sergi yerlerinin arkasında, o ebedî saltanata mazhar olacak daimî saraylar, sabit meskenler ve şu dünyada gördüğümüz numunelerin ve suretlerin en halis ve en yüksek asıllarıyla dolu bağ ve hazineler vardır. Demek, burada çabalamak onlar içindir. Burada çalıştırır, orada ücret verir. Herkesin ameline ve niyetine göre -eğer kaybetmezse- orada bir saadet vardır.

Evet, böyle haşmetli bir saltanat için imkânsızdır ki, sadece şu fâniler ve ölüme mahkûm zeliller üstünde dursun ve başka bir memleketi olmasın...

Şimdi bu hakikate şu örnekler dürbünüyle bakalım:


Mesela siz yolda gidiyorsunuz. Görüyorsunuz ki yol içinde bir han var. Bir büyük zat, o hanı, kendine gelen misafirleri için yapmış. O misafirlerin bir gece gezinti ve ibretleri için, o hanın döşemesine ve donatılmasına milyonlar altınlar sarf ediyor.

Hem o misafirler, o handa olan ziynetlerden pek azına, az bir zamanda bakıp o nimetlerden, pek az bir vakitte, az bir şey tadıp doymadan gidiyorlar. Fakat her misafir, kendine mahsus fotoğrafıyla, o handaki şeylerin suretlerini alıyorlar.

Hem o büyük zatın diğer hizmetkârları da misafirlerin amellerine gayet dikkat ediyorlar ve o amelleri gayet dikkatle kaydediyorlar.

Hem görüyorsun ki, o zat, her günde, o kıymettar ziynetlerin çoğunu tahrip eder; yeni gelecek misafirlere yeni ziynetler icad eder, o hana her gün milyonlar sarf eder.

Acaba bunu gördükten sonra hiç şüphen kalır mı ki, bu yolda bu hanı yapan zatın daimî, pek yüce konakları; hem tükenmez, pek kıymetli 


hazineleri; hem devamlı, pek büyük bir cömertliği olmasın? Evet, o zatın bu handa yaptığı ikramlar, kendi katında bulunan nimetlere misafirlerinin iştahlarını açmak ve onlara hazırladığı hediyelere rağbetlerini uyandırmak içindir.

Aynen bu misal gibi, şu dünya misafirhanesindeki vaziyete, sarhoş olmadan dikkat ile baksan, şu dokuz esası anlarsın:

Birinci Esas: Anlarsın ki, o han gibi bu dünya dahi kendi için değildir ve kendi kendine bu sureti alması imkansızdır. Belki bu dünya, mahlukat kafilelerinin gelip konmak ve göçmek için dolup boşalan, hikmetle yapılmış bir misafirhanesidir.

İkinci Esas: Hem anlarsın ki, şu hanın içinde oturanlar, misafirlerdir. Onların Rabb-i Kerim’i, onları Dârü’s-Selâm’a, yani selam diyarı olan cennete davet ediyor.

Üçüncü Esas: Hem anlarsın ki, şu dünyadaki güzellikler ve ikramlar, yalnız lezzetlenmek veya keyif almak için değildir. Çünkü bir zaman lezzet verse, seni terk etmesiyle birçok zaman elem verir. Sana tattırır, iştahını açar, fakat doyurmaz. Çünkü ya onun ömrü kısa ya senin ömrün kısadır; doymaya kâfi değil. Demek kıymeti yüksek, müddeti kısa olan şu ziynetler ibret içindir, şükür içindir, cennetteki asıllarına teşvik içindir; başka gayet yüce maksatlar içindir.

Dördüncü Esas: Hem anlarsın ki, şu dünyadaki ziynetler, Rahman ve Rahim olan Allah Teâlâ’nın iman ehli için cennette hazırladığı nimetlerin numuneleri ve onların suretleri hükmündedir.

Beşinci Esas: Hem anlarsın ki, şu fâni mahluklar, fena bulup yok olmak, bir parça görünüp mahvolmak için yaratılmamışlar. Belki, vücutta kısa bir zaman toplanıp, yaratılışına uygun bir vaziyet alıp da suretleri alınsın, timsalleri tutulsun, manaları bilinsin ve neticeleri zapt edilsin diye yaratılmıştır. Mesela, binler neticelerinden bir netice şudur ki; bu âlemdeki bu fâni manzaralar, cennet ehli için daimî manzaralar olur. Ehl-i cennet, cennette bu âlemin kayıtlarını seyredecek ve dünyadaki hatıralarını hatırlayarak neşeleneceklerdir.

Eşyanın beka için yaratıldığı, yokluk için olmadığı; belki görünüşte yokluğa gitse de, hakikatte vazifesini tamamlama ve bir terhis olduğu bununla anlaşılır ki: Fâni bir şey, bir yönüyle yokluğa gider, ölür; fakat çok yönleriyle baki kalır.

Mesela nasıl ki senin ağzından çıkan bir kelime yok olup gider; fakat binlerce örneklerini kulaklara emanet eder, dinleyen akıllar adedince manalarını akıllarda baki eder ve öyle yok olur.

Aynen bunun gibi, kudret kelimelerinden bir kelime olan bir çiçek de kısa bir zamanda tebessüm edip bize bakar, daha sonra hemen fanilik perdesinde saklanır; fakat onu gören her şeyin hafızasında görünür suretini ve her bir tohumunda manevi mahiyetini bırakıp öyle gider. Güya her bir hafıza ve her bir tohum, ziynetinin korunması için birer fotoğraf; devam ve bekası için birer konaktırlar.

Acaba, en basit hayat mertebesinde olan bir çiçek böyle ise, en yüksek mertebede olan ve baki bir ruhun sahibi olan insan, ne kadar beka ile alâkadardır, apaçık anlaşılmaz mı?

Altıncı Esas: Hem anlarsın ki, insan, ipi boğazına sarılıp istediği yerde otlamak için başıboş bırakılmamıştır. Belki, bütün amellerinin suretleri alınıp yazılır ve bütün fiillerinin neticeleri hesap günü için kaydedilir.

Yedinci Esas: Hem anlarsın ki, sonbahar mevsiminde, yaz ve bahar âleminin güzel mahlukatının tahribatı idam değildir; belki, vazifelerinin tamamlanmasıyla bir terhistir ve bir sonraki baharda gelecek olan mahlukata bir yer boşaltmaktır. Hem insana vazifesini unutturan gafletten ve şükrünü unutturan sarhoşluktan ilahî bir ikazdır.

Sekizinci Esas: Hem anlarsın ki, şu fâni âlemin sahibi olan Sultan-ı Ezel ve Ebed’in başka ve baki bir âlemi vardır ki, kullarını oraya sevk ve ona teşvik eder.

Dokuzuncu Esas: Hem yine anlarsın ki, öyle bir Rahman, öyle bir âlemde, öyle has kullarına, öyle ikramlar edecek ki; ne göz görmüş, ne kulak işitmiş ve ne de bir insanın kalbine doğmuştur. (Âmennâ ve saddeknâ! İnandık ve iman ettik.)